Ancak hiçbir kavram, içinde bulunduğu zamanın ve şartların dışında değerlendirilemez.
Tarih bize göstermiştir ki; olağan dönemlerin kuralları ile olağanüstü dönemlerin ihtiyaçları aynı değildir. Devletler bazen toplumun tüm kesimlerini dinleyerek yol alır, bazen de zamanın gerektirdiği şekilde hızlı karar alabilen güçlü bir yönetime ihtiyaç duyar. Çünkü geciken her kararın bedeli yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de etkileyebilir.
Katılımcı demokrasi, herkesin fikrini özgürce ifade edebilmesi ve yönetime katkı sunabilmesidir. Ancak bunun sağlıklı bir şekilde işlemesi için devletin kurumlarının güçlü olması gerekir. Çünkü güçlü kurumlar olmadan ne özgürlükler güvence altına alınabilir ne de demokrasi kalıcı olabilir.
Özellikle devletin bekasını, milli güvenliği ve toplumun ortak huzurunu ilgilendiren dönemlerde devletin aldığı kararların hukuk içinde uygulanması; kişilere değil, devlet düzenine ve kurumsal işleyişe duyulan saygının bir göstergesidir. Bu, demokrasiden vazgeçmek değil; demokrasinin yaşayacağı zemini korumaktır.
Elbette devlet yönetimi de eleştiriden muaf değildir. Demokratik toplumlarda denetim, şeffaflık ve hukuk vazgeçilmezdir. Ancak eleştiri ile kurumları işlevsiz hâle getirecek bir anlayış arasında ince ama önemli bir çizgi vardır.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; özgürlük ile düzeni, katılımcı demokrasi ile güçlü kurumları, farklı düşünceler ile ortak sorumluluk duygusunu aynı zeminde buluşturabilmektir.
Çünkü güçlü devlet ile güçlü demokrasi birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Birinin zayıflaması, diğerini de uzun vadede zayıflatır.
Toplum olarak meseleleri günlük siyasi hesapların ötesinde, ortak geleceğimiz açısından değerlendirebildiğimiz gün; hem demokrasimiz hem de devletimiz daha güçlü olacaktır.
Çünkü bu devlet de bizimdir, demokrasi de…
Asıl sorumluluğumuz ise ikisini de aynı kararlılıkla koruyabilmektir.