Çanakkale ve çevresinde son on yılda yaşanan değişim, keskin bir kırılma değil;
kimsenin kimseyi açıkça yok saymadığı, büyük tartışmaların yaşanmadığı sessiz bir süreçtir.
Herkesin gördüğü, ama herkesin aynı şekilde okumadığı bir değişim.
Bu şehirde mekânlar, ilişkiler, alışkanlıklar ve yönetim biçimleriyle birlikte etki alanları da yavaş yavaş el değiştiriyor.
Değişimi fark edenler pozisyon alıyor;
fark etmeyenler ise geride kaldığını çoğu zaman sonradan anlıyor.
Bu değişim, açık bir çatışmayla değil; sessiz bir yer değiştirmeyle ilerliyor.
Fakat bazıları daha hızlı davranıyor, daha erken yer tutuyor.
Bazıları ise acele etmiyor;
geride durmayı güvenli bir alan sanıyor.
Bu geri çekilme, çoğu zaman stratejik bir duruş değil;
değişimin yükünü taşımaktan kaçınmanın sessiz bir gerekçesi haline geliyor.
Ne var ki bu hız farkı, zaman içinde alan kaybına dönüşebiliyor.
Bir şehirde yön, çoğu zaman yüksek seslerle çizilmez.
Yüksek sesler sadece yön varmış gibi bir görüntü oluşturur.
Asıl belirleyici olan, kimin ne söylediğinden çok, kimin nerede durduğudur.
Oysa bu yön, sessizce geri çekilenlerin açtığı boşluklarda şekillenir.
Çünkü birinin boş bıraktığı her alan, zamanla başkaları tarafından doldurulur.
Geri çekilmek ilk bakışta rahatlatır.
Risk aldırmaz, görünmez kılar.
Ama zamanla şehir, geri duranların değil; sahada kalanların diliyle şekillenir.
Bugün sahada olanların bir kısmı;
süreci önceden okuyan, zamanı iyi kullanan, daha planlı ve örgütlü davranan, ilişkilerini stratejiye dönüştüren ve daha erken pozisyon alanlardır.
Bu durum, onları her zaman haklı ya da doğru yapmaz.
Ama oyunun içinde oldukları gerçeğini de değiştirmez.
Asıl mesele ne söylendiği değil; neyin üstlenildiğidir.
Sorumluluk, sözle değil; yük almakla anlam kazanır.
Ancak bu yük, tek başına taşınacak bir yük değildir.
Paylaşılmadığında yorar, çoğalmadığında ise etkisizleşir.
Çünkü bu şehir sadece taş ve binadan ibaret değildir.
İnsanlar, alışkanlıklar ve ortak bir hafıza ile ayakta durur.
Değişim kaçınılmazdır;
kalıcı olan ise geçmişi silmeden, kimseyi dışarıda bırakmadan
ve alışkanlıkları dönüştürerek ilerleyebilmektir.
Ortak bir dil, birlikte durabilme iradesi ve kültürel birlik olmadan
hiçbir sorumluluk kalıcı sonuç üretmez.
Bu yüzden mesele sadece kimin yükseldiği değildir.
Kimlerin geri durduğu ve hangi alanların boş bırakıldığıdır.
Kısacası işin özü şudur:
Şehirler boşluğu sevmez.
Beklemez, tartmaz, niyeti sorgulamaz.
Boşluğu dolduranı kabul eder.
Ve boşluğu dolduranlar, zamanla şehrin yönünü belirler.