BOĞAZIN ORTASINDA UNUTULAN SARIÇAY

Çanakkale kent merkezini bir kılıç gibi ikiye bölerek boğazın serin sularına kavuşan, şehrimizin can damarı, coğrafi simgesi: Sarıçay...

Üzerine kurulan köprüleri, iki yakasında akan günlük hayatı ve sunduğu manzara ile kentin hafızasında çok önemli bir yere sahiptir. Fakat bu önemli su yatağına ne kadar değer veriyoruz? Maalesef haritadaki o estetik mavi çizgi, yakından bakıldığında kirliliğin, kokunun, ihmalin ve geçimini denizden sağlayan emekçilerin çilesinin sembolü haline gelmiş durumdadır.

Sarıçay, bugün Çanakkale'nin tam göbeğinde çözülemeyen kronik bir yara gibi duruyor. Her kış ve bahar aylarında gözümüz kulağımız Atikhisar Barajı’nın doluluk oranlarında ve çay yatağından gelecek taşkın haberlerinde oluyor. Yağışlar arttığında taşan, işletmeleri su altında bırakan bu akarsu; yaz ayları yaklaştığında ise su seviyesinin düşmesiyle bambaşka bir kabusa dönüşüyor. Kuruyan yatakta biriken balçıklar, su yüzeyini kaplayan plastik atıklar ve sıcaklıkla birlikte çevreye yayılan o ağır, geniz yakan koku... Kent sakinlerinin, esnafın ve mahalle sakinlerinin feryatları her yıl tekrarlanıyor ama kalıcı, köklü bir ıslah ve temizlik politikasını bir türlü tam anlamıyla göremiyoruz. Dönemsel olarak iş makinelerinin yatağa girip rüsubat temizlemesi elbette kıymetlidir ancak Sarıçay'ın ihtiyacı olan şey geçici pansumanlar değil, çevre düzenlemesiyle entegre edilmiş yaşayan bir ekolojik koridor projesidir.

Meselenin asıl can acıtan kısmı ise bu çayın, Çanakkale’nin küçük balıkçılarının sığınağı, yani gayriresmi "balıkçı barınağı" olmasıdır. Bugün Sarıçay kenarına dizilmiş irili ufaklı teknelere baktığınızda, bir kentin deniz emekçilerine reva gördüğü manzarayı izlersiniz. Burası modern bir barınak olmaktan fersah fersah uzaktır. Balıkçılarımız ilkel şartlarda, adeta kaderlerine terk edilmiş bir şekilde teknelerini buraya bağlıyor. Ne fırtınada teknelerini güvenle koruyabilecekleri dalgakıran sistemleri var, ne de olası bir afet veya ani taşkın durumunda teknelerini hızla karaya çekebilecekleri modern rampa ve çekek alanları mevcuttur.

Bir düşünelim; bu insanlar sabahın kör karanlığında boğazın hırçın sularına açılıp evlerine ekmek getirmeye çalışıyorlar. Ağlarını onaracakları düzgün bir rıhtım alanından, teknelerine elektrik ve su bağlayabilecekleri modern bir altyapıdan mahrum kalmış durumdalar. Hava patladığında ya da baraj kapakları açıldığında "Acaba teknem battı mı, çamura mı saplandı?" korkusuyla yataklarından fırlıyorlar. Şehrin yanı başındaki Kepez gibi noktalarda nispeten daha düzenli alanlar kurulabiliyorken, Çanakkale’nin tam merkezindeki balıkçıların bu çileli hali, kent vizyonumuza malesef hiç ama hiç yakışmıyor.

Çanakkale'yi "deniz ve boğaz şehri" olarak pazarlarken, denizin gerçek üreticilerini ve kentin göbeğindeki su kaynağını görmezden gelemeyiz. Sarıçay’ı temizlemek ve orayı korunaklı, modern altyapıya sahip, yürüyüş yollarıyla halkın nefes aldığı, balıkçısının gururla teknesini bağladığı çağdaş bir liman-nehir haline getirmek yerel yönetimin ve ilgili kurumların bu kente olan en büyük borçlarından biridir.

Unutulmamalıdır ki, boğazın ortasında unuttuğumuz o küçük tekneler ve gözümüzü kapattığımız Sarıçay kirliliği, aslında kent kültürümüzün ne kadar bakımsız ve vizyonsuz kaldığının aynasıdır. Aynaya bakmaktan korkmayı bırakıp, Sarıçay’ı Çanakkale’ye yakışır bir gerdanlığa dönüştürmenin vakti çoktan geldi de geçiyor.