Bir Toplum Susarak Nasıl Çürür?

Bazı sözler vardır; öyle her zaman, her yerde ve her önüne gelene gelişigüzel söylenmez.

Çünkü bazen her ağız o sözü taşıyamaz… Her zemin de o sözü kaldırmaz…

Her şeyin bir ağırlığı ve özkütlesi olduğu gibi sözlerin de belirli bir ağırlığı vardır.

Ve bazı sözler vardır ki, söylendiği anda sadece duyulmaz — hissedilir… Hatta çarpar.

Söylendiği an, sadece bir cümle kurulmuş olmaz — ortamın rengi değişir, havanın ağırlığı artar, sabrın sonuna gelindiği hissedilir.

Sessizlik bile değişir… Bakışlar sertleşir… Zaman ağırlaşır…

Ve o an, artık kimse eskisi gibi konuşamaz… çünkü herkes neyin eşiğinde olunduğunu hisseder.

“Tüy dikmek” denildi mi artık bıçak kemiğe dayanmış demektir… Ama asıl kırılma bundan sonra başlar. Hele ki o meşhur “eşeğin orasına burasına su kaçırma!” çıkışı yapılmışsa — artık söz bitmiş, tahammül tükenmiş, geri dönüş yolu kapanmış demektir.

O andan sonra ne alttan alma kalır ne de görmezden gelme…

Artık mesele sabır değil… Haysiyet meselesidir.

O cümle, bir uyarı değil; hoşgörünün bittiğinin, sınırın aşıldığının, sabrın taştığının ilanıdır…

Ve o ilan, aslında bir son değil — uzun süredir bastırılan gerçeğin ilk açık ifadesidir.

Ve ilan edilen şey sadece öfke değil — birikenin patlamasıdır.

Bugün siyasetin diline, gündemine, tartışmalarına baktığımızda insan ister istemez o eski günlerdeki köy kahvelerinde bilge insanların söylediği ve ortamı bıçak gibi kestiği o sözleri hatırlıyor.

Çünkü o sözler boşuna söylenmezdi… Bir noktaya gelindiğinde söylenirdi.

Ve o nokta, sabrın bittiği değil; artık susmanın suç sayıldığı yerdir.

Yolsuzluk iddiaları…
Hırsızlık söylentileri…
“Sevgili kontenjanından” belediyelere doldurulan bankamatik kadrolar…
Hepsi ayrı ayrı iğrenç…
Hepsi ayrı ayrı utanç verici…
Hepsi bu milletin yüzüne çarpılan birer kirli leke…

Ama yetmiyor.

Hiçbiri yetmiyor.

Çünkü bütün bunlar, bu ülkede yaşanan çürümenin sadece görünen yüzü.

Ve görünen yüz bile artık taşınamaz hâle gelmişken…

İnsan artık sadece bakmıyor — utanıyor, sıkılıyor, başını çeviriyor… Ama yine de susuyor.

Asıl çürüme daha derinde… Daha karanlıkta… Daha sessiz ilerliyor.

Ve en tehlikelisi de budur — sessizce ilerleyen çürüme.

Çünkü ses çıkaran kötülükle mücadele edilir… Ama sessiz olan içten içe çökertir.

Ve öyle bir nokta var ki — bütün bu rezaletlerin üzerine tüy diken…

Yetmezmiş gibi bir de üstüne limon sıkan…

Yarayı kapatmayan, aksine daha da kanatan…

İnsanın içini yakan değil, parçalayan gerçekler:

İnsanı sadece öfkelendirmeyen… insanlıktan utandıran gerçekler:

16 yaşındaki bir kız çocuğu Şehri emin sıfatıyla seçilmiş bir belediye başkanının tacizine uğruyor, o ilin kadın milletvekili şikâyetinizden vazgeçin diye kapısına dayanıyor… Sonra da bu kızımız şaibeli bir trafik kazasında hayatını kaybediyor ama ortada tek bir ses seda yok…

Sessizlik var… Derin ve rahatsız edici bir sessizlik…

Bir sabinin, bu ülkenin ortasında göz göre göre yok oluşu…

Bir çocuğun, korunması gerekirken toprağa verilmesi…

Ve herkesin bunu duymasına rağmen duymamayı tercih etmesi…

İşte burası artık siyasetin konusu değildir.

İşte burası tartışma değildir.

İşte burası insanlığın bittiği, vicdanın sustuğu, sözün boğazda düğümlendiği yerdir.

İşte burası — artık herkesin aynaya bakması gereken yerdir.

Ama daha da ağır olanı var…

Kadın hakları diye bağıranların…

Ekran ekran dolaşıp her olayda söz yetiştirenlerin…

En küçük olayda ortalığı ayağa kaldıranların…

Bu olay karşısındaki sessizliği…

Görmemek…
Duymamak…
Bilmiyormuş gibi yapmak…
Ve en kötüsü — susmak…
Seçerek susmak… tarafına göre konuşmak…
Acıyı bile ölçüp biçerek sahiplenmek…

Neredesiniz?
Nereye kayboldunuz?
Hani siz kadın hakları savunucusuydunuz?
Hani en küçük olayda sesiniz gökyüzünü yırtardı?
Hani her acının önünde ilk siz dururdunuz?

Şimdi ne değişti?

Bu çocuğun sesi, ailesinin feryadı size ulaşmadı mı…
Yoksa işinize gelmediği için mi duymadınız?
Yoksa artık acılar bile sizin için seçilecek birer malzeme mi oldu?

Bazen yapılan kötülükten daha ağırdır böylesi bir durum.
Çünkü bu, sadece susmak değil — susarak taraf olmaktır.

Çünkü bu, sadece kötülük değil — vicdansızlığın kurumsallaşmasıdır.

Çünkü suskunluk, suçun en rahat nefes aldığı yerdir… En karanlık ama en güvenli alanıdır.

Ve o alan büyüdükçe, suç da büyür… Pervasızlaşır…
Ve bir süre sonra kimse o karanlıktan çıkamaz hâle gelir.

Ve tam da bu sessizliğin ortasında…

Bursa’da yaşananlar…

Büyükşehir Belediye Başkanı, yolsuzluk, hırsızlık iddiası ile tutuklanıyor…
Öz kızı feryat edip babasına isyan ediyor…
Ama yerine seçilecek başkanvekili ile ilgili arbede çıkıyor…
Kanun neyi emrediyorsa o yapılıyor ama…
Aması…
Sokaklar geriliyor…
Kalabalıklar büyüyor…
Öfke yönünü kaybediyor…
Ve bir noktadan sonra hedef şaşıyor…
Ve o hedefin ucunda bu ülkenin vatan evladı polisi var.
Yani düzeni ayakta tutmaya çalışan insanlar var.
Taş atılıyor…
Toprak atılıyor…
Görevini yapan insan yere düşürülüyor…
Yaralanıyor…
Devletin otoritesi sokak ortasında tartışmaya açılıyor…

Ve bütün bunlar gösteriyor ki mesele sadece bir olay değil… bir zihniyetin sokağa taşmasıdır.

Şimdi soruyorum:
Bu mudur hak aramak?
Bu mudur adalet?
Bu mudur vicdan?
Yoksa bu, öfkenin aklı boğduğu bir savrulma mı?

Hadi hırsızlığa “masumiyet karinesi” dedik… İddianame dedik, mahkeme kararını versin öyle konuşuruz dedik… Sustuk.
“Bilmem ne” dedik… Sustuk.

Allah’ından bulsun dedik… Kendi iç sorunlarıdır dedik… Görmezden geldik… Duymamazlıktan geldik… İçimize attık… Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar, dedik… Hesap soracak hâkimler var, savcılar var, dedik…

Her seferinde bir gerekçe bulduk… Her seferinde susmayı seçtik…

Ama…

16 yaşında bir çocuğun tacize uğrayıp yine sokağın ortasında öldürülmesine susulmaz!

Susulursa, artık hiçbir şey konuşulamaz!

Susulmuyor da zaten… ama…

Ama nedense isim de konulmuyor… Ses de gerektiği kadar yükselmiyor…

Yarım ağızla konuşuluyor… Eksik bırakılıyor…

Bu nasıl bir çelişkidir?

Bu vatanın pırlanta gibi evladına, verilen emri uyguluyor diye saldırmak, taş atmak…
Toprak atmak…
Onu yaralamak… Bu neyin nesidir?

Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır?

Normal şartlarda bırakın el kaldırmayı, taş toprak atmayı, kabadayılık yapmayı… Ters bir bakış atmaya bile cesaret edemeyecek ödlekler, kalabalığın arkasına saklanıp askere, polise, hâkime, savcıya kabadayılık taslaması nedir?

Bu nasıl bir sahte cesarettir?
Hangi cesaret bu?
Hangi hak bu?
Hangi vicdan bu?

Bilmem hangi ananın kuzusu… ama kime karşı?
Ama bu vatanın biricik evlatları olan askerine, polisine…

Taş atmak…
Toprak atmak…
Onu yaralamak…

Bu neyin nesidir? Bu nasıl bir yozlaşmadır?

Bu, toplumsal çürümenin en çıplak hâlidir.

Bir yanda çocuklar korunamazken…
Diğer yanda güvenliği sağlayanlar hedef hâline geliyorsa…
Orada düzen çökmeye başlamış demektir.

Orada artık sadece “tüy dikilmiş” değildir.
Orada bir toplum, kendi elleriyle kendi vicdanının üstüne beton dökmüştür.

Ve o beton kurudukça, merhamet de gömülür.

Orada çürüme sadece yayılmamış — normalleşmiştir.

Ve normalleşen her çürüme, artık hastalık değil kader gibi kabul edilir.

Ve işte tam bu yüzden — Artık mesele tek tek olaylar değil…
Mesele tek tek partiler, isimler, skandallar hiç değil…

Mesele, bu ülkenin doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek kadar körleşmesidir.
Mesele, vicdanın pusulasının bozulmasıdır.

Ve en acısı şudur:

Bir yerde gerçekten “eşeğin orasına burasına su kaçırılmışsa”…
Bilin ki artık sadece sabır değil…
Vicdan değil…
İnsanlık değil…
Ahlak da, adalet de, ölçü de yara almıştır…

Bu toplumun taşıdığı bütün değerler incinmiş, geriye sadece acı bir suskunluk, korku ve utanç kalmıştır.

Bir toplumda utanç susarsa, çürüme konuşmaya başlar — ve o saatten sonra hiçbir hakikat, o gürültünün içinden duyulmaz.

Ve o gürültü bir gün herkesi yutar — çünkü sustukça büyüyen kötülük, en sonunda susanları da affetmez.

Bir toplumda utanç susarsa, kötülük sadece büyümez — meşrulaşır. Ve meşrulaşan her kötülük, yarın herkesin kapısını çalar.

Utanç sustuğu anda çürüme tamamlanır. O andan sonra ne adalet kalır ne merhamet ne de sınır… Her şey yerini pervasızlığa bırakır. Ve en acısı şudur: İnsanlar artık kötülüğe tepki vermez, onunla yaşamayı öğrenir. İşte o gün, bir toplum yıkılmaz — ama içten içe tamamen biter. Ve o bitişin faili, sadece yapanlar değil; susanlardır.

Susan da, sadece izleyen değil suça ortak olandır.