Ne güzeldi mektup yazmak...
Bazen renkli kâğıtlara yazmak, sayfanın köşelerine çiçekler kondurmak... Kâğıdın başına oturup kelimeleri özenle seçmek, yanlış yazınca silip yeniden başlamak... Çünkü bilirdik ki o satırlar, kalpten çıkıp başka bir kalbe ulaşacaktı.
Sonra beklemek... Belki günlerce, belki haftalarca... Ama o bekleyişin içinde hep bir umut vardı. Postacının uzattığı zarfı eline aldığında yaşadığın o heyecan, zarfı açarken titreyen parmakların, satırları defalarca okuyan gözlerin... İşte bütün bunlar mektubun değil, sevginin sesiydi.
Mektuplar yalnızca haber taşımazdı; hasreti taşırdı, özlemi taşırdı, sabrı taşırdı. Bazen kâğıda sinmiş bir parfüm kokusunu, bazen de gözyaşıyla ıslanmış birkaç kelimeyi...
Şimdi saniyeler içinde birbirimize ulaşıyoruz. Bir mesaj gönderiyor, hemen "mavi tik" bekliyoruz. Hatta bazen okuduğumuz belli olmasın diye o mavi tiki de kapatıyoruz. Ama nedense birbirimize eskisi kadar dokunamıyoruz. Kelimeler çoğaldı, duygular kısaldı.
Bazen kendi kendime soruyorum: Biz mi çok eskilerde kaldık, yoksa zaman mı hızlı değişti?
Belki evet, belki de hayır... Aslında eskilerde kalan mektuplar değil; duygulara gösterdiğimiz özendi. Birbirimize ayırdığımız o kıymetli zamandı. Beklemenin değerini, kavuşmanın sevincini hakkıyla yaşayabildiğimiz günlerdi.
Bugün hâlâ postacılar geliyor. Ama ben bazen çocukluğumdaki o melodiyi duyar gibi oluyorum:
"Bak postacı geliyor, selam veriyor..."
Saygıyla, sağlıklı iletişimlere...