Bak Postacı Geliyor...

Bir zamanlar bu cümle, evin içinde küçük bir bayram sevinciydi. Kim varsa pencereye koşardı. Gözler kapıya çevrilir, içten içe aynı soru geçerdi: "Acaba bana mı?"

Ne güzeldi mektup yazmak...

​Bazen renkli kâğıtlara yazmak, sayfanın köşelerine çiçekler kondurmak... Kâğıdın başına oturup kelimeleri özenle seçmek, yanlış yazınca silip yeniden başlamak... Çünkü bilirdik ki o satırlar, kalpten çıkıp başka bir kalbe ulaşacaktı.

​Sonra beklemek... Belki günlerce, belki haftalarca... Ama o bekleyişin içinde hep bir umut vardı. Postacının uzattığı zarfı eline aldığında yaşadığın o heyecan, zarfı açarken titreyen parmakların, satırları defalarca okuyan gözlerin... İşte bütün bunlar mektubun değil, sevginin sesiydi.

​Mektuplar yalnızca haber taşımazdı; hasreti taşırdı, özlemi taşırdı, sabrı taşırdı. Bazen kâğıda sinmiş bir parfüm kokusunu, bazen de gözyaşıyla ıslanmış birkaç kelimeyi...

​Şimdi saniyeler içinde birbirimize ulaşıyoruz. Bir mesaj gönderiyor, hemen "mavi tik" bekliyoruz. Hatta bazen okuduğumuz belli olmasın diye o mavi tiki de kapatıyoruz. Ama nedense birbirimize eskisi kadar dokunamıyoruz. Kelimeler çoğaldı, duygular kısaldı.

​Bazen kendi kendime soruyorum: Biz mi çok eskilerde kaldık, yoksa zaman mı hızlı değişti?

​Belki evet, belki de hayır... Aslında eskilerde kalan mektuplar değil; duygulara gösterdiğimiz özendi. Birbirimize ayırdığımız o kıymetli zamandı. Beklemenin değerini, kavuşmanın sevincini hakkıyla yaşayabildiğimiz günlerdi.

​Bugün hâlâ postacılar geliyor. Ama ben bazen çocukluğumdaki o melodiyi duyar gibi oluyorum:

​"Bak postacı geliyor, selam veriyor..."

​Saygıyla, sağlıklı iletişimlere...