Balıkların iletişim kurmak, yön bulmak, avcılarından kaçmak ve eş seçmek için su altına bıraktığı tıkırtılar, hırıltılar ve fısıltılar bu ekosistemin yaşam şifreleridir. Ancak son yüzyılda bu kadim senfoni, insanoğlunun kıyılardan denizlere fırlattığı mekanik bir gürültü dalgasıyla, yani antropojenik (insan kaynaklı) seslerle kesintiye uğruyor.
Kıyı dolguları, liman inşaatları, kazık çakma faaliyetleri, bitmek bilmeyen gemi trafiği, endüstriyel tesisler ve turistik sürat tekneleri... Karada yarattığımız gürültü kirliliğini, suyun sesi havadan 4,5 kat daha hızlı ve çok daha uzak mesafelere iletme gücünü hesaba katmadan denizlerin bağrına boşaltıyoruz. Sonuç? Denizin altı artık sessiz bir dünya değil; balıklar için adeta bitmek bilmeyen bir iş makinesi gürültüsü, yönünü şaşırmış akustik bir kaos alanı.
Balıklar için işitme duyusu, karadaki canlıların görme duyusu kadar hayati bir rehberdir. Kıyılardan yayılan sürekli düşük frekanslı gürültüler, su altındaki doğal ses manzarasını "maskeler". Yumurtlamak veya beslenmek için binlerce kilometrelik kadim göç yollarını takip eden palamut, lüfer, hamsi veya somon gibi göçmen türler, yollarını bulmak için deniz tabanının akustik haritasına güvenirler. Kıyısal gürültü bu haritayı sildiğinde, balıkların pusulası bozulur. Göç yolları sapar veya tamamen yarıda kalır. Rotalarını değiştiren ya da gürültü duvarını aşamayıp geri dönen sürüler, üreme alanlarına ulaşamadıklarında popülasyon bazında geri döndürülemez bir çöküşün fitili ateşlenmiş olur.
Gürültünün balık davranışları üzerindeki etkisi sadece yön kaybıyla sınırlı değil. Yapılan güncel araştırmalar, antropojenik gürültüye maruz kalan balıklarda kortizol (stres hormonu) seviyelerinin hızla yükseldiğini, serotonin ve dopamin gibi beyin kimyasallarının dengesinin bozulduğunu gösteriyor. Sürekli bir anksiyete içinde yaşayan balık, beslenmeye odaklanamaz. Normalde bir avcı yaklaştığında kaçması gereken canlı, gürültünün yarattığı dikkat dağınıklığı ve işitsel körlük yüzünden kolayca yem olur. Daha da kötüsü, sürü oluşturma refleksleri zayıflar. Birbirlerinin iletişim çığlıklarını duyamayan bireyler yalnızlaşır, savunmasız kalır ve çiftleşme çağrıları gürültü denizinde boğulur.
Deniz jeopolitiğini, "Mavi Vatan" vizyonunu ve mavi ekonomiyi konuştuğumuz bu çağda, denizlerimizi korumak sadece sınırları korumakla ya da aşırı avcılığı engellemekle bitmiyor. Kıyılarımızda yükselen her sanayi tesisinin, denize açılan her dev geminin suyun altına ne kadar gürültü bıraktığını ölçmek ve denetlemek zorundayız. Gemi pervanelerinde sessiz teknolojilere geçmek, kıyı inşaatlarında su altı hava kabarcığı perdeleri kullanarak sesi absorbe etmek ve göç dönemlerinde belirli kıyısal rotalarda deniz trafiğini yavaşlatmak hayati çözümlerdir.
Unutmayalım ki, denizlerin sessiz çığlığını duymamak, yarın sofralarımızdaki balığın, kıyılarımızdaki ekosistemin ve nihayetinde kendi geleceğimizin sesini kısmaktır. Doğanın ritmini mekanik gürültümüzle ezmeyi bıraktığımız gün, denizler bize bereketiyle yeniden kendi sesi ile seslenecektir.