Zamanın ötesinden gelen Anka Kuşu, değişiminin gözbebeği olan dünya gezegenindeki farklılıkları ise büyük bir heyecanla izliyordu. Bu gezegen çok değişime uğruyordu. Önceleri daha sakin gelişen değişim zamanla hızlanmış ve büyümüştü.
Canlılar çoğaldıkça, değişim daha da kaçınılmaz oluyordu. Değişim sürekli hareket halindeyken de canlıların çoğalması kaçınılmazdı. Birbirlerine bağlı bu denklem içinde Anka Kuşu’nun yeri ise göklerde idi. Hiç müdahale etmeden yüzyıllarca yaşardı. Bazen de birazcık müdahalenin kime zararı olur diye düşünürdü. Böylece insanlara biraz gözükürdü.
İnsanların değişimini izlerdi ama kadın ve çocukların yaşamına dahil olurdu. İnsanların yaptıkları her şeyi merak ederdi. Ama en çok da sanata ilgi duyardı. Farklı coğrafyalardaki kültürün gelişimi, dönüşümü, benzerlikleri, farklılıkları, birbirlerini besleyen yönlerini takip ederdi.
***
Kültür katmanları arasında en sevdiği yer de Troya idi. Sihirli İda’nın etekleri. Her bir tepe, her bir liman…
Burada yaşayan insanların güzellikleri. Yaşamları. Gündelik hayatları. İnançları. Tanrıça ve tanrıları…
Anka Kuşu, bunu çok seviyordu. Katmanlar halinde yaşayışların en güzeli idi. Parion, Maydos, Troya… Ve bu bütün topraklarda yaşayan insanların tamamı…
İnsanların edebiyatlarını, şiirlerini, şarkılarını, bestelerini takip ediyordu. Tapınakları, inançlarını, pagan ritüellerini ve bunların toplumun diğer yerlerine yansımalarını izliyordu.
Tapınakların farklılıklarını, rölyeflerdeki bezemeleri, heykelleri ve heykelciliklerin nasıl büyük bir ustalıkla yapıldığını anlıyor, izliyor, görüyor, hissediyordu. Mermere can veren ustaların şanını diğer bölgelerdeki ustalara anlatıyordu.
Toprağa can suyu verilerek yapılan seramiklerin üzerindeki resimlerle anlatılan ritüelleri, aşkları, mitolojik efsaneleri büyük bir keyifle okuyordu.
Her şeyde hem de her şeyde yaşanmışlığın kadim izlerini gören Anka Kuşu, bu izlerin bundan sonraki çağlarda da var olmasını diliyordu. Ki her çağ boyunca da toprak, kültür tabakalarının üzerini o kadar dikkatli bir şekilde örtmüştü ki… Toprak, onu korumuş ve kollamıştı.
Söylenceye göre Anka Kuşu, çağlar sonrasında yani gümünüzde bütün bu katmanların izlerini arayan insanların yanına gitti. Bu insanların yaptığı sempozyumlara kongrelere katıldı. Çoğunluğu sanat tarihçi, arkeolog ve tarihçi olan bilim insanlarına her zaman tebessümle baktı.
Rivayete göre çağlar sonrasından bir sahne gözünde belirdiği için tebessüm ediyordu. Çünkü, toprakların örteceği katmanlardan bir tanesi de 2000’li yıllar olacaktı. Hiç kuşkusuz, toprak; onları, kültürlerini ve değerlerini koruyup kollayacaktı.
Zaman daima geçecek, asla durmayacaktı. Yıkılmaz denilen krallıkların hepsi nasıl tarihin tozlu raflarında yerini aldı ise, bu daima böyle kalacaktı. Belki yer küre yeniden sadece yeşile bürünecekti. Belki de mavi suyla kaplanacaktı. Anka Kuşu da ne olacağını henüz bilmiyordu. Sadece, katmanların üzerinde başka insanlar ve başka bir kültür görmüştü. Her çağda da bunu düşünürdü. Neredeyse her bin yılda bir İda’nın en yüksek dağındaki en yaşlı ağacın dalından insanları izler ve düşünürdü. ‘Küçücük insanların tamamı büyük hayaller peşinde. Ne kadar güçlü olduklarının farkında değiller ama. Çağlar sonunda bile isimleri anılmaya devam edecek.’ Gerçekten de son 200 yıl içinde böyle olmuştu. İnsanlara kalan sözlü edebiyat ve yazılı destanlar sayesinde eski uygarlıkların izleri bulunmuştu. Bazıları da tesadüf eseri bulunsa da öyle ya da böyle bulunmuşlardı.
Hatta bazıları da bulunmayı iple çekiyordu.