ALTIN KULPLU KAZAN: Kim Taşıyor, Kim Kazanıyor?

“Bu dünya altın kulplu bir kazan,

tut bir kulpundan sen de kazan.”

Bu atasözü, halk arasında uzun yıllar boyunca masum bir öğüt olarak anlaşıldı.

Hayatın sunduğu imkânlara sırt çevirmemeyi,

emeğin ve gayretin karşılıksız kalmayacağını anlatırdı.

Elini taşın altına koyan,

sorumluluk alan,

çaba gösteren herkesin payına düşeni alabileceği inancını taşırdı.

Kenarda durmak yerine,

emeğinle, bilginle, eğitiminle ve mücadelenle

hayatın bir yerinden tutabilmeyi öğütlüyordu.

Son dönemlerde, anlamı derin olan bu atasözümüz,

gittiğim her yerde, duyduğum her sohbette

farklı biçimlerde okunur hâle geldi.

Ve bugün bu atasözü,

kendi masum anlamından uzaklaşıp

bambaşka bir niyetle yorumlanır oldu.

Artık doğruyla yanlışı ayırt etmeyi değil;

düzen nasılsa ona göre pozisyon almayı anlatır biçimde okunuyor.

Mücadeleyi değil yakınlığı,

emeği değil ilişkiyi,

hak etmeyi değil kimin yanında durduğunu

işaret eden bir söz hâline geldi.

Oysa bu okuma,

sözün kendisini değil;

içine yerleştirilen niyeti yansıtıyor.

Masum bir öğüt,

böylece çıkarı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.

Asıl mesele de tam burada başlıyor.

Çünkü mesele, kazanın varlığı değil;

dünya zenginliklerinin toplandığı bu kazanı

kimlerin ve hangi hesapla tuttuğunu açıkça gösteriyor.

Aslında o kazan, bu coğrafyaya sunulmuş bir zenginlikti.

Ortak aklın, emeğin, mücadelenin, adaletin ve vicdanın kaynadığı bir kazan.

Kulpları da belliydi:

doğruluk, dürüstlük ve liyakat.

Kim katkı sunuyorsa, kim sorumluluk alıyorsa,

o kulptan tutar ve payını alırdı.

Herkes emeği, mücadelesi ve eğitimi kadar taşır;

gücü kadar söz sahibi olurdu.

Zamanla kazan değişmedi;

ama onu tutan zihniyet değişti.

Bu değişim, zenginliklerle dolu bu kazanı;

sorumlulukla ve liyakatle taşınacak ortak bir değer olmaktan çıkarıp,

dar çevrelerin, ilişkilerini stratejiye dönüştürenlerin

ve kişisel çıkarı önceleyenlerin etki alanına teslim etti.

Artık kulplar,

doğruluğa değil yakınlığa,

dürüstlüğe değil itaate,

liyakat’e değil sadakate göre tutulur hâle geldi.

Kazan aynı kazan;

ama onu tutanların niyeti başka.

Ve artık bu altın kulplu kazan,

eğitimiyle,emeğiyle ve mücadelesiyle taşıyanların elinde değil;

çıkarları uğruna her şeyi mübah görenlerin elinde yükseliyor.

İşte bu yüzden,

bir yerde kazanı kimlerin nasıl taşıdığı değil,

kimlerin nasıl pay aldığı konuşuluyorsa,

ortada artık bir kazan değil, kimin kazandığı belli olan bir düzen vardır.