Algoritmalar, Algılar ve İtibar Suikastları

Bir zamanlar insanların itibarı yıllar içinde oluşurdu. Emekle, sözle, karakterle ve ortaya koyduğu işle kazanılırdı. Bugün ise bazen birkaç saniyelik bir video, bir sosyal medya paylaşımı ya da isimsiz bir hesabın ortaya attığı bir iddia, yılların emeğini tartışmalı hale getirebiliyor.

Bunun en önemli nedeni yalnızca sosyal medyanın gücü değil; aynı zamanda onun görünmeyen yöneticileri olan algoritmalar. Artık neyi göreceğimize, hangi habere öfkeleneceğimize, hangi tartışmanın içine çekileceğimize çoğu zaman kendimizin karar verdiğini düşünüyoruz. Oysa ekranlarımızın arkasında çalışan sistemler, ilgimizi çekecek içerikleri önümüze sıralıyor ve çoğu zaman en hızlı yayılan şey sağduyu değil; öfke, gerilim ve tartışma oluyor.

Bu durum sadece büyük şehirlerde değil, Çanakkale’de de açıkça hissediliyor. Bir kahvede aynı masada oturan insanlar bile birbirinden tamamen farklı gündemlere sahip olabiliyor. Çünkü herkes farklı bir dijital dünyanın içinde yaşıyor. Algoritmalar insanların ilgi alanlarını öğreniyor ve önlerine sürekli benzer içerikler çıkarıyor. Böylece zamanla herkes kendi dijital mahallesine taşınıyor.

İşte tam da bu noktada itibar suikastları için uygun bir zemin oluşuyor. Çünkü insanlar artık bir bilginin doğruluğunu araştırmaktan çok, kendi görüşlerini destekleyen iddiaları paylaşmaya eğilim gösteriyor. “Çamur at, izi kalsın” anlayışı dijital çağda hiç olmadığı kadar güçlü hale geldi. Bir kişinin yaptığı başarılı işler birkaç kişiye ulaşırken, hakkında ortaya atılan bir iddia binlerce kişiye birkaç saat içinde yayılabiliyor.

Üstelik bu karmaşayı daha da büyüten başka bir unsur var. Kendini “üst akıl”, “oyun kurucu” ya da her şeyin arkasındaki gerçeği gören kişi olarak tanımlayan bazı çevreler, taraflı ve bilinçli algı operasyonlarıyla bilgi kirliliğini daha da artırıyor. Gerçeği aramak yerine kendi tezlerini ispatlamaya çalışan bu yaklaşım, toplumu doğru bilgiye değil, kutuplaşmaya sürüklüyor. Böylece gerçekten hesap vermesi gerekenlerle, hiçbir suçu olmadığı halde hedef gösterilen insanlar aynı torbanın içine atılıyor.

Oysa bir toplum için en tehlikeli nokta tam da burasıdır. Çünkü masumların suçlu, suçluların mağdur gibi gösterilebildiği bir ortamda adalet duygusu zayıflamaya başlar. İnsanlar duyduklarına değil, hoşlarına giden iddialara inanır hale gelir. Sonunda gerçekler değil, algılar konuşulur.

Demokrasi ise algılarla değil, sağlıklı bilgiyle yaşar. Farklı fikirleri dinleyebilen, eleştiri ile karalamayı ayırabilen toplumlar güçlü kalır. Ancak insanlar yalnızca kendi düşüncelerini doğrulayan içeriklerle karşılaşmaya başladığında ortak zemin daralır, kutuplaşma büyür ve hakikatin sesi gürültünün arasında kaybolur.

Elbette yanlış yapan eleştirilecek, hesap vermesi gerekenlerden hesap sorulacaktır. Ancak eleştiri ile itibarsızlaştırmayı birbirine karıştırdığımız gün, sadece bireylere değil, toplumsal vicdana da zarar vermeye başlarız.

Bu nedenle çağımızın en önemli meselelerinden biri yalnızca ekonomi, siyaset veya teknoloji değildir. Dijital bilinçtir. Çünkü bugün bir “paylaş” tuşu bir insanın yıllarca oluşturduğu itibarı etkileyebilir, bir algoritma milyonlarca insanın neyi konuşacağını belirleyebilir ve bir algı operasyonu gerçeğin önüne geçebilir.

Belki de kendimize artık şu soruyu daha sık sormamız gerekiyor: Karşımıza çıkan şey gerçekten bilgi mi, yoksa bize özellikle gösterilmiş bir algı mı?

Çünkü yalanın hızı her zaman daha yüksektir. Ancak unutulmamalıdır ki hakikat bazen yavaş yürür; yine de eninde sonunda vardığı yerde kalıcı olan yalnızca odur.

Dijital çağda en büyük özgürlük, her gördüğüne inanmak değil; her gördüğünü sorgulayabilmektir.