“Çanakkale milletvekili olacağım”

17 Haziran 2018 13:50
“Çanakkale milletvekili olacağım”

Milliyetçi Hareket Partisi milletvekili adayı Evren Yalçın, “Öncelikle şunu söylemek istiyorum milletvekili olursak eğer ben Çanakkale milletvekili olacağım. Milliyetçi Hareket Partisi Çanakkale Milletvekili olmuş olacağım. Yani ittifak bir seçim ittifakı, yani biz Katolik nikahı kıymıyoruz. Genel Başkanımızın ya da Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanının istişareleri sonucunda oluşturulan bir yapıdır. Genel Başkanım bir gün artık ittifak halinde değiliz dediğinde

‘’ÇANAKKALE’NİN MİLLETVEKİLİ OLACAĞIM’’
Milliyetçi Hareket Partisi Çanakkale Milletvekili Adayı Evren Yalçın, ülke gündemini ve vekil seçildiği halde Çanakkale için çalışacağı konuları bizimle paylaştı. Çanakkale’nin vekili olacağını belirten Yalçın, Çanakkale’nin turizm konusundaki eksikliklerinin giderilmesi gerektiğini ifade etti.

Benim baba tarafım Bigalı, anne tarafım Lapsekili, baba tarafım Biga’nın Savaştepe ve Bakacak Köyü’nden, anne tarafım Lapseki’nin Balcılar ve Beybaş Köyü’ndendir.
‘’Mazlumdan yana olduk’’
 Ben küçükken 91 yılında seçim sonuçları televizyonun altından geçiyordu. Onlar geçerken oy oranları yazıyor, bende babama dedim ki ben bağımsızları tutuyorum. Yani bu partiyi tutuyorum dedim. ‘’Oğlum o parti değil’’ dedi. ‘’kişiler çıkıyor kafasına göre aday oluyor’’ dedi. Baktım ondan sonra en düşük oyu alan MÇP’ydi. Tarihini de tam hatırlamıyorum onu da söyleyeyim. 94 seçimleri de olabilir. MÇP’yi tutuyorum dedim, hani Türk mazlumun yanında olur ya. Hemen ardından biz liseye başladığımızda okul başkanı vardı, ülkü ocakları sorumlusu, bende o zamanlar güreş yapıyorum. Ocakta bir güreşçi var, gel seni bir tanıştıralım dedi. Ben ocağa gittim, arkadaşla tanıştık, güreştik, yendik. Yani ilk ocağa girişim bu şekildedir. Daha sonra kademe kademe, kitap okuyarak, bize çok kitap okutuyorlardı. Yani kitap okumak mecburiydi. İlk tanışmamın vesilesi budur. Özeniyor muydum diye soracak olursanız çok özeniyordum. Böyle efendi, bey efendi ağabeyler, güzel kıyafetli ağabeyler içeriye giriyorlar, birbirlerine saygı, sevgi içerisinde iletişim kuruyorlar. Kesinlikle laubaliliğin olmadığı bir ortamda birisi bir şey anlatıyor ve herkes onu can kulağıyla dinliyor. Çok güzel bir duyguydu. Lise çağlarında bunu hissedebilmek çok güzeldi.
‘’Eski sistemimiz ağır işliyordu’’
 Birincisi Cumhur İttifakı bir kalemde oluşan bir anlayış değildir. Bunun evveliyatı var ve evveliyatı açıkçası Temmuz’a dayanıyor. 15 Temmuz’dan sonra, özellikle Yeni Kapı ruhundan sonra ülke içerisinde şer odaklarıyla ilgili, devletimiz, milletimiz, hükümetimiz ve siyasi partiler ciddi bir mücadeleye karar verdiler. Bu mücadelenin içerisinde bazı krizli ve kritik problemler yaşıyorduk. Bu problemleri de yeni bir hükümet etme sistemiyle aşma kararı verildi.  Yani Devlet Bahçeli çıktı dedi ki; ‘’Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi modeline geçelim’’ buraya parantez açıyorum çünkü coğrafyamızda, sadece bizim içimizde değil, dışımızda da yaşanan gelişmeler, burada bir ateş çemberinin oluşması mesajını zaten Suriye’deki karışıklığın başlangıcı itibariyle veriyordu. Böyle bir süreçte hızlı bir icra sisteminin olması gerekiyor. Yani hükümetin kararı alıp bu kararı hemen uygulama şansının olması gerekiyor. Eski sistemimiz yani parlamenter sistemimiz buna çok müsaade etmiyordu. Yani parlamenter sistem biraz daha itiraza,  daha fazla muhalefete, biraz daha fazla işleri yavaşlatmaya dönük bir problem yaşatıyordu. Örneğin 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meclisin kilitlenmeleri çalışmaları, yok meclise girmeyeceğiz, cumhurbaşkanı seçtirmeyeceğiz hani muhalefet anlayışında da problemler olunca da o sistem hızlı icraya ket vuruyordu.
Neden hızlı icra?
Şimdi bir hizmet yapıyorsunuz, bunu sadece coğrafyadaki gelişmelere bağlamayın, bir alanı istimlak ediyorsunuz, çok olağanüstü bir proje getireceksiniz. Pat yürütmeyi durdurma vs. yok bu iş tarlanın hakkı değildir, daha fazlasını hak ediyordur. Hızlı icrada ise şöyle tabi burada hızlı icra olanın hakkını da gasp etmiyor, onu da söyleyeyim. Sen icraatı yap, mahkeme süreci devam etsin ama  icraat durmasın, köylünün, tarla sahibinin veya başka hak sahibinin hakkını da adalet sistemimiz korusun. Bu sebepten dolayı Cumhur İttifakı’nın ben hızlı icra sisteminden dolayı olumlu karşılıyorum. Çünkü hızlı icra toplumsal uzlaşmayla birlikte olmak zorundadır. Yani cumhurbaşkanı yüzde 50+1 oy almak zorundadır. Şimdi şöyle düşünün Adalet ve Kalkınma Partisi yüzde 34 ile iktidara geldi, yüzde 34 ile meclisin yarısından fazla milletvekili çıkarttı, herkesi temsil etmiyordu hatta o dönemde büyük çoğunluğu temsil etmiyordu ama şu anda Cumhur İttifakı veya Millet İttifakı fark etmez mevcut sistemi değerlendiriyoruz biz, partiler birbirleriyle anlaşmak zorundalar, ideolojiler birbirleriyle anlaşmak zorundalar. Kısaca şunu ifade edelim, bize ittifak kurdunuz diye eleştiri yapan bütün partiler birbirleriyle ittifak kurdular. Demek ki ittifak kurmak ayıp bir şey değilmiş, günah bir şey değilmiş hatta biz muhalefet ettiğimiz bir partiyle ittifak kurduk. Daha önce sıkıntılar yaşadığımız, arada gerilimler yaşadığımız bir partiyle ittifak kurduk ama bizim ittifak kurduğumuz parti yine memleketimiz içerisinde sağ, yani muhafazakar bir parti, bizim partimizde milliyetçi ve muhafazakar bir partidir. Birbirine yakın tabanları olan bir partiyle ittifak kurduk. Bir tarafa baktığımızda Saadet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi yani tabanların hiç uyuşmadığı, zıt olduğu, bizim içimizden kopanların kurduğu normalde milliyetçi olan bir parti, onlarda Cumhuriyet Halk Partisi ve Saadet Partisi’yle ittifak kurdular ve bir anda Selahattin Demirtaş’a özgürlükle ilgili, kıstasta koymaya başladılar. Bunu biz koyduğumuzda, bizi taşlarlar ama bizim içimizden kopup, bizi eleştirerek, içimizden ayrılan partinin Genel Başkanı bunu söylediğinde bir sıkıntı olmuyor. Bende bu sebepten diyorum ki burada niye halis değil yani bize yapılan eleştiri noktasında niyetin halis olmadığını vurun abalıya misali, Milliyetçi Hareket Partisi’ne zarar vermek olduğunu düşünüyorum. İttifaktan memnunum. Normalde bu konu çok uzun bir konu ama ben kısaca şöyle özetleyeceğim; dünyanın birçok yerinde cumhuriyet kurulmamışken 1923 yılında Müslüman olan bir ülke Cumhuriyeti kurdu. Dünyadaki diğer İslam devletlerini incelediğinizde dünyadaki bu gelişimi hesaplayamadılar, demokrasi gelişimini hesaplayamadılar, kapalı ve otoriter bir rejim içerisinde şer-i hükümlerle yani şeriat dediğimiz baskıcı bir yönetim şekliyle bu işi organize etmeye çalıştılar ve işin sonunda ne oldu? Kuzey Afrika’dan başlayan, o domino etkisi dediğimiz, ülkelere sıçrayan bir ayaklanma ihtilalimsi bir ortam ortaya çıktı. Bunlar ülkelerin sadece iç politikalarıyla ilgili değil tabii dış müdahalelerde var. Bu ayrı konu ama biz cumhuriyet olduğumuz için, demokrasiyle yönetildiğimiz için, bunların hepsini bertaraf edebildik. Her ne kadar darbeler olduysa da, yine de hep demokrasiye dönüş oldu. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti 2000’li yıllarda Devlet Bahçeli’nin çok söylediği bir cümle vardı; ‘küreselleşen dünya’ sınırların ortadan kalktığı, iletişimin fazla derecede arttığı, yani ortada daha sosyal medya hesapları yokken dünyanın küreselleşeceğini, insanların dil, din, ırk olarak ayrılmayacağını ve sosyal anlamda değişik yollarda iletişime geçeceklerini biz zaten hesaplıyorduk ve görüyorduk. Bunu devletimizde görüyordu. Şimdi artık bundan sonraki dönem içerisinde, ne yapıyordu büyük devletler; terör örgütlerini finanse ederek kendisi gidip savaşmak yerine piyonlarıyla, maşalarıyla bu kişileri organize ediyordu ve bu organizasyonun büyük çoğunluğu bizim coğrafyamızda, hemen güney, güneydoğu sınırlarımızın alt taraflarında bir de Afganistan tarafı var, Pakistan tarafı var buralarda biraz ateş çemberi var.  Bunların hepsi değerlendirildiğinde oto-kontrolünü sağlamış ama otoriter olmayan bir sisteme ihtiyaç duyulduğu kanaatindeyim. Bizde bunu yıllar önce arkadaşlarımız arasında hep konuşuyorduk. Ülkücü hareketin böyle ideolojik münazara yeteneği fazladır, konuşurduk ve ben şunu iddia ederdim; içinde otoriterleşme olmayan bir hükümet sistemi, tabi o zamanlar bunu hükümet sistemi olarak söyleyemiyorduk. Hani rejim değişikliği gibi algılanabilir bu bir rejim değişikliği değil biz yine cumhuriyetle yönetiliyoruz. Sadece yürütme organı alındı, cumhurbaşkanlığının uhtesine bırakıldı. Biz bunu söylüyorduk neden? Çünkü ateş çemberinin sıçrama ihtimali var, liderlik fonksiyonunun yüksek olduğu bir sistem elde etmemiz gerekiyor ve lider halk kadrolarını senkronize bir şekilde çalıştırma zorunluluğuna sahip. Bu yüzden sadece Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli olarak değerlendirmiyorum Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin aklının da bu sistemi getirdiğini ya da olursa daha iyi olur dediğini biliyorum.
‘’Çanakkale’nin milletvekili olacağım’’
Öncelikle şunu söylemek istiyorum milletvekili olursak eğer ben Çanakkale milletvekili olacağım. Milliyetçi Hareket Partisi Çanakkale Milletvekili olmuş olacağım. Yani ittifak bir seçim ittifakı, yani biz Katolik nikahı kıymıyoruz. Genel Başkanımızın ya da Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanının istişareleri sonucunda oluşturulan bir yapıdır. Genel Başkanım bir gün artık ittifak halinde değiliz dediğinde ben yine Çanakkale milletvekili olmuş olacağım. Yani ittifakın neresinde olmak ya da hangi problemlerle uğraşmak noktasında bakıldığında ben sadece Çanakkale milletvekilliği yaparak Çanakkale’nin sorunları noktasında elimden geleni çalışma alanında yerine getirip, ekstradan genel başkanımızın bir emri olması durumunda da onu yerine getiririm. Hani terörle mücadele ile ilgili bana bir emir gelir ise biz terörle mücadele ile ilgili gerekli araştırmayı ve geliştirmeyi sağlar sunarız. Ayrı konu ama böyle bir emir gelmediği takdirde bütün görevim Çanakkale’deki insanlarımızın daha ferah yaşaması, ticaret alanımızın, esnafımızın çalışanlarımızın, kamu personellerimizin, çiftçimizin, hayvancımızın, hayvancılıkla uğraşan gençlerimizin, yaşlıların, turizmle uğraşanların yani akla hayale gelmeyecek ne kadar kuruluş, yapı varsa bunlarla irtibat kurarak vatandaşlarımın daha rahat bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli yasama faaliyetlerinde taşın altına elimi sokarım.
‘’Son 20 yılda Çanakkale çok değişti’’
Şimdi Çanakkale o dönem nüfusu çok düşük bir ildi, öncelikle onu söylemem gerekiyor yani ben 2000’li yılların hemen öncesinde Çanakkale nüfusunun 62 bin olduğu tabelayı hatırlıyorum. Hılzı büyüyen bir şehir, öğrenci sayısının fazla olduğu bir şehir ve son dönemde de biraz fazla göç almaya başlayan bir şehir. Tabii ki bunun nedenleri var, yapılacak olan boğaz köprüsü, Lapseki, Biga, Bandırma bölgesinde ticari olarak sanayi alanı oluşturulması, bu da Çanakkale’ye ilginin git gide artacağını da gösteriyor. Nüfus yapısı olarak artacağını da gösteriyor. Belediye hizmetleriyle ilgili farklarda var. 15-20 yıl önce yeterli gelen şeyler şuan da yeterli gelmiyor. Yani çağın şartları biz hep sokakta oynadık, büyüdük ama rahattık ta yani araç trafiği bu kadar fazla değildi. Hiç kimse acaba araç çarpar mı falan diye düşünmüyordu.  Gençlerin çalışmayla ilgili, iş bulmayla ilgili sıkıntıları var, biraz daha prestijli meslekler yapmak istiyorlar ama yapılabilecek meslekler çok sınırlı. Mesela bayanların yapabileceği meslekler genel manada kasiyerlik hani vasıfsız iş anlamında söylemiyorum, tanımlama olarak bakıldığın da kasiyerlik veya mağazada reyon sorumlusu pozisyonunda çalışma alanları var ama bireysel olarak ticari anlamda girişimci bir kitle olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Çanakkale’nin bu sebeple daha fazla göç alacağını, gençlerimizin çalışmayı çok fazla sevmediğini, iş mi var kısmında iş var. Mesela gidiyorsunuz su altı kaynakçılığını öğreniyorsunuz, sertifikasını alıyorsunuz, zor bir meslek evet ama iyi bir maaş veriyorlar. Gençler çalışmak istemediği için, ben yapamam o işi dediği için böyle bir mesleğe talep gösterilmiyor. Şuan da meslek dendiğin de herkes bir masa başında, kravatını takmış, yani filmlerden, dizilerden memur zihniyetli bir şey bekliyor. İş hayatı böyle değil, iş hayatı daha fazla mücadeleyi gerektiren bir alandır. Velhasıl bu sebepten dolayı göçün daha fazla hızlanacağını düşünüyorum. Yani ben bu işi yapmam diyen bir eleman varsa, ben bu işi yaptıracağım diyen bir iş veren varsa sen bu işi yapmıyorsan başka birine bu işi yaptırır, Çanakkale’de bu işi yapan yoksa başka bir yerden getirtir yine bu işi yaptırır. Doğal olarak ta göç daha fazla artar.
‘’Ara eleman sorununu çözmemiz gerekiyor’’
Şimdi meslek liseleri genel fonksiyonunun dışına çıkartılmış durumda, yani eğitimci olarak söylüyorum; bir öğrencinin başarı durumu iyiyse Fen Lisesine hazırlanmalı, başarı durumu ortaysa eskiden Anadolu Lisesine hazırlanmalı, başarı durumu düşükse Meslek Lisesine gönderin en azından bir meslek öğrensin gibi bir anlayış var. Şöyle bir problem var çocuk Fen Lisesine gidiyor, teorik olarak birikimi çok yüksek, makine mühendisi oluyor ama ömründe cıvata ile hiç muhatap olmamış. Aslında şöyle olması gerekiyor; başarılı mühendis olacak öğrencilerin muhakkak Endüstri Meslek Lisesinde pratik bir beceri geliştirmesi gerekiyor. Yani işin mutfağında da bir bilgi sahibi olması gerekiyor. Bu benim eğitim anlayışımda böyledir.  O yüzden meslek lisesi kavramının geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Meslek Liselerinin sayısı arttırılmalı, çünkü ara eleman problemi çok fazla benim yıllar önce elektrik mühendisi olan bir öğrencim vardı. Bitirir bitirmez iş buldu. O zaman 2 bin 500 lira civarı maaş alıyordu. Nasıl memnun musun dediğim de  iyi de elektrik teknikeri 3 bin 500 alıyor diyordu. Projeyi herkes çiziyor artık ama o kabloyu döşeyecek adam bulunamıyor.  Önemli olan onu döşetebilmek. Bu yüzden ara elemanlar bu işin çözüm noktasıdır.
‘’Çanakkale’nin potansiyellerini geliştirmeliyiz’’
Çanakkale yüz ölçümü olacak geniş bir şehir, Türkiye’deki birçok şehirden yüz ölçümü açısından geniş bir şehir,  fakat yaşam alanları birbirinden uzak ve sıkışmış durumda. Yani Çanakkale’den Ezine’ye 45 kilometre mesafe var ve bu mesafe içerisinde sadece hani Kepez’i de artık Çanakkale olarak sayıyoruz, birleştiği için, arada büyük olarak sadece İntepe var. Ezine’ye kadar küçük yerleşim alanları, köylerimiz var ama Ezine’ye kadar başka bir yerleşim alanımız yok.  Lapseki’ye kadar değerlendirildiğinde, evet ana yol kenarlarında küçük köylerimiz var ama Lapseki-Çanakkale arasında büyük yerleşim yeri olarak sadece Umurbey var. Yani bu mesafeler 70 kilometreden fazla dikkat ederseniz yaşam alanları birbirinden uzaklaştırılmış ve sıkıştırılmış durumda olduğunu düşünüyorum. Çanakkale eğitim şehri, bunu Çanakkale’nin geneline yayabilirsek, başarılı oluruz diye düşünüyorum ama şöyle söyleyeyim ben turizmci değilim ama turizmci arkadaşlarla biz bu işi müteala etmiştik onlardan aldığım bilgi ve dönütlerde birincisi planlı turizm çok önemlidir. Her şeyden önce planlı, planlanmış turizm çok önemli bir de sürdürülebilir turizm çok önemli. Troia Yılı çok önemli, hem Troia’yı hem Çanakkale’yi tanıtma açısından   çok güzel bir şey, bunu 4 mevsime yayabilme şansımız olması gerekiyor. Yani sadece burada Şubat ayı geldiğinde Şehitlik gezilerinin başlayıp ta Haziran, Temmuz ayına kadar şehitlik gezisinin yapıldığı bir dönem bizim için sürdürülebilir bir turizm anlayışı taşımıyor. Turizm en büyük katkısı bir iç turizm iki dış turizmdir. Yabancıya da açık turizm. Şimdi iç turizmde ülkemiz içerisinden vatandaşlarımız geliyor, bunun Çanakkale’ye katkısını arttırmak gerekliliği var. Çünkü turlar İstanbul’dan alıyor ve ya başka yerden getiriyor. Şehrin merkezine hiç uğratmıyor, bundan da şehrin ne esnafı ne de farklı birimleri yararlanamıyor. Tekrar otobüslerine binip şehre uğramadan dönüyorlar. Yabancı turist geldiğinde bunların hepsi İstanbul’da uçaktan iniyorlar, firmalar tarafından alınıyorlar, firmalar sadece burada lokasyonlarını belirlemiş, bu lokasyonlarda dolaştırıyorlar ve hiç şehrin merkezine sokmadan geri götürüyorlar. Ben küçüklüğümden hatırlıyorum buraya kruvazier gemileri yanaşır, içinden turistler iner ve Çanakkale’de dolaşırlardı. Şimdi şehrin merkezine giriş yok, bu yüzden turizmin bu kısmının da planlanması gerekiyor. Turizm sadece büyük turizm firmalarına para kazandırmaktan ibaret değildir. Turizm esnafında, halkında cebine bir nakit sokmayla alakalı olması gerekiyor.  Bunu yayabilmek için Çanakkale’nin imajı konusunda da hazırlık yapılması gerekiyor. Mesela Troia Yılı Çanakkale’nin imajına destek sağlayan, bir şey bu yüzden başarılı buluyoruz. Bir de bu işi yaptığımızda Çanakkale’nin değerlerini de koruma zorunluluğumuz var. Aynı zamanda yerel değerleri de koruma zorunluluğu var. Mesela Bursa, Cumalıkızık Köyü öyle bir kalabalık ki köyün içerisinde yaklaşık 2 metrelik yatay ve yapay bir şelale, küçük bir aralık var, adına ‘Cin Aralığı’ demişler. İnsanlar oradan geçiyorlar. Evlerin tamamı kahvaltı evi haline dönüştürülmüş ve çok dehşet bir kalabalık var. Çanakkale’nin hiçbir yerinde böyle bir köy yok ama Bursa’nın içerisinde Ankara’da, Eskişehir’de bunu gibi birçok köy var. Çanakkale’nin doğal alanı bunun için çok daha müsait diye düşünüyorum.
''Milleti yaşatki devlet yaşasın''
''Öncelikle benim bir tarafım köylü bir tarafım şehirli ama ben köyde büyümedim. Köylüye hitap ediyor musunuz diye sorarsanız:  Evet, hitap ediyorum çünkü çok seviyorum. Köylü bizim için hep mazlum. Yüzlerindeki çatlakları gördüğümüzde köylüyü yaşlı olarak değerlendirmiyorum. Yüzündeki çatlaklar, elindeki nasırlar emeği gösteriyor. O yüzden eli tuttuğunuzda, elinize gelen hışırtılı hissiyat aslında bizim için memnuniyet verici bir hissiyat. Ayrıca biz siyasal yapı olarak da milletimizi çok seviyoruz. ''Milleti yaşat ki devlet yaşasın'' ideolojisini yakalamış bir siyasi partiyiz. O yüzden ben kendimi herkesin sevdiği, büyükler için bir kardeş, yaşıtlarımız için arkadaş, küçüklerimiz içinde bir ağabey olarak değerlendiriyorum. Şahsımızı ve arkadaşlarımızı biraz araştırdığınızda bu sonuca zaten ulaşabileceksiniz. Benim öğrencilerime ulaştığınızda nasıl bir kimlik olduğumu, büyüklerime ulaştığınızda nasıl bir kimlik olduğumu, akranlarıma ulaştığınızda da nasıl bir kimlik olduğumuzu öğreneceksiniz. O yüzden köylüye hitap, şehirliye hitap veya Ankara'ya hitap etme değil Çanakkale'nin öz evladı olarak mücadele etmek istiyoruz. Kimisi için Çanakkale'ye hizmet eden evladımız, kimisi için arkadaşımız, kimisi içinde ağabeyimiz olması lazım ''
''Emanet oylarımızı geri alacağımızı düşünüyorum.''
''Süreci izlediğimizde 7 Haziran'dan sonra bir koalisyon süreci ortaya çıktı. Bu  koalisyon sürecinde genel başkanımız dedi ki: Bir,  açılım projesini buzdolabına değil tamamen çöpe atıyoruz. İki, anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesi ile ilgili herhangi bir karşısında tavır istemiyoruz. Bunun gibi bir kaç nedenden dolayı Adalet ve Kalkınma Partisi önceliği CHP'ye verdi. 33 gün boyunca CHP ile görüşmeler yaparak koalisyon kurmayı denediler. Bir dipnot olarak da ekliyim. Bize AKP ile koalisyon yapıyorsunuz diye eleştirenler 33 gün boyunca AKP ile koalisyon kurabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Daha sonra bu görüşmeler olmadı ve MHP ile de olmadı. Daha sonra bize 'Sen başbakan ol. Biz seni CHP,HDP destekleyelim. Başkanlığı da sen yap. Yeter ki memleketi bu durumdan kurtaralım dendi. Biz çizgileri olan bir partiyiz. Biz HDP'ye siyasal bir parti olarak bakıyoruz ama aynı zamanda HDP'nin terör uzantılarıyla olan iletişiminin yüksekliğinden dolayı tepki gösteriyoruz. Tepki gösterdiğimiz bir şahsa veya partiyi içimize alarak nasıl başbakan olacağız? Sonuç itibariyle bir seçime gidildi ve bu sırada ülkede bazı karışıklıklar yaşandı. Buna karşılık insanlarımız da istiklal devam etsin diye düşünerek, sadece partizan bir düşünce göstermeyerek kasım seçimlerinde AKP'ye %8 küsür oy daha vererek tek başına iktidara getirdiler. Bizde bu süreç içinde Çanakkale'de yaklaşık 16 bin oy kaybettik. Bu 16 bin oy incelendiğinde bir kısmı CHP'ye gitmiş olabilir ama büyük bir kısmı AKP'ye gitmiş. Bunlar AKP'nin emanet oylarıdır. Bu emanet oylarımızı geri alacağımızı düşünüyorum.''

Doğancan Ustabaş

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorum Ekle

Son Eklenenler